Kriz Koçluğu

Bir başka WordPress sitesi

Koçluk bir hedefe ulaşmak için kişiye yada kuruma refakat etmektir. 

Maalesef ki, toplumumuzun büyük bir kesiminde Koçluk = Danışmanlık gibi algılanır. Tabi ki danışmanlık süreçleri, kişiler ve kurumlar için, bilmedikleri konularda gelişmelerini sağlamak için işe yarar. 

Ülkemizde, ilişkiler ve iş yapış şekilleri kendine münhasır olduğundan, şablon çözümler genelde işe yaramamaktadır.  Benzer süreçlerde bile aynı çözümler işe yaramamaktadır. 

Koçluğu doğru konumlandırabildiğinizde, kişi yada kurum kendi çözümlerini kendileri bulacağından, ortaya daha özgün ve güçlendirici çözümler çıkmaktadır. 

Starford Üniversitesinin yapmış olduğu bir araştırmaya göre, Koçluk hizmeti, şirketlere maliyetinin en az 7-8 katı daha fazla kazanç artışı kazandırdığı tespit edilmiştir. Ülkemizde bu çıtanın çok daha yüksek olduğunu söyleyebilirim. Şirketin büyüklüğü, cirosu, risk faktörleri gibi bir çok değişkene göre, maliyetimizin 50-60 kat daha fazla fayda sağladığımız çok sayıda çalışmayı gerçekleştirmiş olmanın mutluluğunu taşıyoruz.

Bilinç ve Bilinçaltı

Stanford Üniversitesinin yapmış olduğu başka bir araştırmaya göre, davranışlarımızın %94’ünü bilinçsiz yapıyoruz. Yani bilinçaltımız yönlendiriyor. Başka bir deyişle sadece ve sadece %6’sını bilinçli yaptığımız ortaya çıkıyor. 

Bu aslında bizim elimizi güçlendiren, farkında olduğumuz zaman çok fazla işimize yarayacak bir ispattır diyebiliriz.

Bunu biz bir kayıkta kürek çeken iki kişi metaforu ile anlatmayı seviyoruz. Bilinç ve bilinçaltının hedefi aynı olduğunda, kapasitemizin tamamı ile hedefe odaklanıyor ve çok başarılı oluyoruz. Öte yandan biri bir tarafa diğeri başka bir tarafa çekerse, gücümüzün çoğunu kendi içi çatışmalarımızda harcar dururuz. 

Hedef koyma ve hedef yönetimi:

Davranışlarımızın çoğunu bilinçaltı ile yapıyor olmamıza rağmen, hedeflerimizi mantığımızla yani bilincimizle koymak durumundayız. Bilincimizle koyduğumuz bir hedefe, bilinçaltımız inanmadığında, kendi kendimize hedefimizi baltalar dururuz.

Bunu hepimizin aşina olduğu, belki kendi yaşadığı, yaşamadıysa bile, etrafında sık gördüğü bir davranış modeliyle anlamlandırmak istiyorum.

Diyelim ki 20 kilo vermek gibi bir hedefiniz var. Bu hedefi bilincimiz koyuyor. Bilinçaltı ise, herhangi bir sebepten dolayı, kilo vermemeniz gerektiğini düşünüyordur.

Siz hedefe nasıl ulaşacağınızı bilirsiniz, onlarca belki yüzlerce denemeniz olur. Bir denemenizde bir ay diyet yapar, 4 kilo verirsiniz. Harika dersiniz, 5 ay sonra istediğim kilodayım. Ancak sabotajcı süreci zorlaştırır durur. Her denemenizde, hedefe biraz daha yaklaştığınızı, bu sefer olacağını düşünürsünüz. Bir denemenizde çok motive olursunuz, iradenizi tamamen kırarsınız. 20 kiloyu aşağı yukarı verirsiniz. Ancak bir yıl sonra verdiğiniz kiloları tekrar almışsınızdır.

Peki ne zaman gerçekten kilo verirsiniz? Bilinçaltınız da hedefinize inandığı zaman!

Çoğumuzun hayatının bir döneminde yaşadığı, yaşamadıysak bile, gözlemlediğimiz bir başka örnek daha vereyim.

Diyelim ki ayda, 5.000 lira kazanıyorsunuz ve 30.000 lira borcunuz var. Çok çalıştınız, başarılı oldunuz ve kazancınızı 10.000 liraya çıkardınız. Mantıklı olan nedir? aradaki 5.000 lira fark ile, 6 ay sonra borcunuzu sıfırlıyor olmanızdır. değil mi? hatta kazancınızı artırırken hep bunu düşünürsünüz. Ödediğiniz cezalar, faizler zorunuza gidiyordur. Ancak, geliriniz ikiye katlandıktan 6 ay sonra, toplam borcunuzun bitmiş olması gerekirken bir de bakarsınız ki, borcunuz 60.000 lira olmuştur.

Kulağınıza komik geldiğinin farkındayım ama, bu komik olayı yaşamadınız mı?

Kararlarımızı nasıl alırız? 

Son yapılan araştırmalara göre, kararlarımızı alırken, rasyonel davranmadığımız ortaya çıktı. Normalde, verileri değerlendirip, mantığımızla kararlar aldığımızı düşünürdük. Oysa ki durum bundan oldukça farklı. Bir konu hakkında önce duygularımızla karar alıyor, sonra da bu kararı destekleyecek verileri seçerek kararı rasyonelleştirmeye çalışıyoruz. Saniyeler içinde gerçekleşen bu süreçte, bilinçaltımızın rolü, bilincimizin rolünden binlerce kat daha fazla olduğunu söyleyebiliriz. 

Stres faktörü:

Stres bizim hayatta kalmamızı sağlayan, metabolizmamızın tepkisidir.

Sebep ne olursa olsun, canlılığımızı geleceğimizi tehlikede hissettiğimizde, vücudumuz otomatik olarak önlemler alır. Bu önlemlerin başında, Adrenalin ve Kortizol adından iki hormon salgılamak olur. Adrenalin, göz bebeklerimizin büyüyerek daha net görmemize, damarlarımızın genişleyerek daha fazla oksijeni, hücrelerimize göndermeye yarar. metabolizmamız “savaş yada kaç” konumunu alır. Stres seviyesi ne kadar yüksekse, biz o kadar fazla savaşır yada kaçarız. Bu yüzden stresliyken, evinizde, ofisinizde durmak istemez, her fırsatta kendinizi dışarı atarsınız.

Stresin bir diğer faktörü ise, dış dünya ile iletişimim kanallarımızı açarken, iç dünyamız ile iletişimi kısmasındadır. Bu yüzden sınavlarda yada yarışmalarda, bildiğimiz şeyleri bile hatırlamakta güçlük yaşarız. Bir an önce yanlış da olsa cevapları verip dışarı çıkma isteği duyarız.

Stresliyken, beynimizin ön frontal lobunun etrafında bir manyetik alan oluşur. Bu manyetik alan ne kadar güçlü ise, iç iletişimimiz azalır ve dürtüsel tepkiler veririz. Her ne kadar mantıklı olduğunu düşündüğümüz davranışlar sergilesek de, aslında bu davranışlar o andaki stres faktöründen kurtulmak üzere gerçekleşen davranışlardır.

Bu yöntemi satışçılar çok fazla kullanır. Ortada hiç bir şey yokken sizin stresinizi artırır ve kendi sattığı ürünü alırsanız, stresinizin geçeceğini düşünür ve alırsınız.

Son söz:

Ülkemizin gündeminde her zaman krizler olmuştur. Bir nevi krizlerle yaşamayı öğrenmiş durumdayız. Finansal krizlere, işinde yetkin olmayan çalışanlarınız ve yöneticileriniz eklendiğinde, buna bir de, müşterilerinizin krizleri bahane ederek, ödemeleri geciktirmesi yada hiç ödememesi gibi durumları kattığımızda, her an nereden darbe yiyeceğimizi düşünür dururuz. Normalin üzerinde bir dikkat ile, daha agresif yada, ilişkileri bozmamak için, daha sönük bir ilişki yönetimi sergilemek durumunda kalırız. Bunun yanında, bizi stresten uzaklaştıracak ilişkiler yada alkol gibi düşünceyi erteleyecek maddelere meylimiz artar. Bütün bu yaptılarımızı, suya düşmüş yüzme bilmeyen bir adamın çırpınması gibi düşünebilirsiniz. çırpınmayı bırakabilsek, suyun üzerinde kalabileceğimiz halde, çırpınarak batma sürecini hızlandırırız.

Şayet kriz koçluğu hizmetimizden faydalanırsanız, daha sakin kalmayı başarmakla kalmayacak, kendinize özel çözümler ile, bütün ilişkileri doğru bir şekilde yönetmeyi başaracak ve potansiyelinizi gerçekleştirebileceksiniz. Krizin verdiği zararları, en az kayıpla atlatacağınız gibi, belki de, bu duruşunuzla, piyasada değişen dengeleri lehinize kullanarak, kazancınızı artırma fırsatı da bulabileceksiniz.